29 Haziran 2013 Cumartesi





Bedeninin bıraktığı izdir hala akılda kalan, bedenimde kalan.
Ciğerlerinin çektiği dumanı bile kıskanırken bir zaman.
Bir sigara daha yak bu gece.
Esaretinin bitişi şerefine.




BUSE KARAAYAK

25 Haziran 2013 Salı

SİNESTEZYA – JEFFREY MOORE


Bu ay okuduğum bir diğer kitap olan Sinestezya, 2008 April Yayıncılık çıkışlı bir Jeffrey Moore kitabıdır. Kitap sinestezi dünyasına açılan bir kapı gibi. Daha önce hiç duymadığım bir rahatsızlık olan sinestezi konusunda bilgi sahibi olmamı sağladı. Hatta kitabı okurken sinestezinin ne olduğunu ve neden kaynaklandığını merak edip, araştırdım.

 Sinestezya Yunanca "aynı anda" "birlikte" anlamına gelen -sin öneki ile "duyu" anlamına gelen -estezis kökünün birleşiminden türemiş olan bir sözcükmüş. Bu sözcük sinir bilimsel bir rahatsızlığı tanımlayıp, algılanan bir duyunun diğer duyu organlarında hissedilecekleri tetiklemesi anlamına geliyor. En sık görülen türü seslerin sinestezik kişini zihninde renk cümbüşü yaratması şeklinde. 
Yalnız bu sinestezya, sanatsal metafor kullanımıyla karıştırılmamalıdır. Her ne kadar ünlü bestecilerin ve diğer sanatçıların bir kısmında sinestezya var idiyse de, sinestezi tamamıyla istem dışıdır; nörolojik bir hastalıktır ve bu çok ilginç! 

Kitaba geri dönersek, kitabevinde dolaşırken rastgele buldum. Almayı planladığım ve ya daha önce duyduğum bir kitap değildi. Raftan elime aldım ve kapağını inceledim, arkasını okudum.




Bu arada kapağı muhteşem tek kelimeyle. Kitabı okuduğum süre boyunca kapağını her inceleyişimde başka bir rengin, başka bir nesnenin,başka bir sembolün farkına vardım. İlginç bir çizim. Ve çok hoş. Cıvıl cıvıl.






Arka kapakta yazanlar ise insanı kitabı okumaya davet ediyor.

“…Kimi için ‘E’ harfi yeşildir örneğin. Bazısına göre ‘R’ nin tiz bir sesi vardır ya da ‘5’ sayısı sarı renktir, ‘Fa’ notası çikolata tadındadır. Sinestezi bazı araştırmacılar tarafından ‘hastalık’ olarak kabul edilirken, bazılarına göre mucize, hatta mistik bir insan yeteneğidir. İşin ilginç yanı, sineztezikler çoğu zaman farklılıklarının farkında değildir...”



Kitabımız beş karakter üzerinden kurgulanıyor. Zekasıyla uçlarda dolaşan ‘NB’ Noel Burun, yeteneği ve sahip olduğu sineztesinin ona yaptığı etkilerin ele alınışı, sempatisi ve annesine olan bağlılığı ve şefkati ile gönüllere taht kuruyor bence. Kendisindeki neredeyse sınırsız hafıza ve zekaya rağmen annesinin ironik ve trajik bir şekilde Alzheimer a yakalanmış olması çok üzücü. Noel’in, üç sinestezik arkadaşı, aktör ve hedonist bir yazar olan ‘NXB’ Norval Xavier Blaquiére, insanda çocuk izlenimi veren ‘JJ’ Jean-Jacques Jr. ve geçmişini unutmaya çalışan , eski oyuncu Samira Darwish ile annesi Stella Burun‘un Alzheimer’ına çare aramalarının, Noel ve Norval’ın sıra dışı dostluğunun, 4 sinesteziğin günlüklerinin bilim adamı Dr. Vorta’nın notlarıyla harmanlandığı, felsefi düşünceden binbir gece masallarına, zihnin sırlarından hayatın kimyasına, sinesteziden Alzheimer’a uzanan sıra dışı bir eser.


Notların uzunluğunun göz korkutuculuğu ve günlük kısımlarıyla yer yer sıkıcı hale gelen akış bir yerde insanı okumayı bırakmaya zorluyor ki bende bir süre bıraktım kitabı elimden. Ama sonunu çok merak ettiğim için okumaya devam etmeye karar verdim.

Yazar, Proust’a, Rimsky-Korsakov’a, Scriabin’e, Rimbaud’a, Baudelaire’e değiniyor.
“…fa majör, Rimsky-Korsakov için yeşildi, Scriabin içinse mor.”

“…Baudelaire ise Çoklukta Birlik adlı şiirinde sinestezisinden şu şekilde bahseder: ‘Bir derini bir karanlık birlik içinde/ Aydınlık kadar sonsuz, gece kadar geniş/ Uzaktan söyleşen uzun yankılar gibi/ Renkler, sesler, kokular karışır birbirine.’ Kötülük Çiçekleri’ndeyse, asla unutulmayacak o sözleri söyler: ‘Bin yaşında bir adamdan daha fazla anıya sahibim.’...”

“Fizikçi Richard Feynmann da şöyle söylemişti: ‘Denklemlerdeki rakamları renkli görüyorum ve bunun nedenini bilmiyorum. Konuşurken Jakhe ve Emde’nin kitaplarındaki Bessel fonksiyonlarının karmakarışık resimlerini görüyorum; güneş yanığı renkte j’ler, mor-mavi karışımı n’ler ve koyu kahverengi x’ler havada uçuşuyor. Bütün bunların öğrencilere nasıl göründüğünü merak ediyorum.”
Sayfa 9.

Eser edebi anlamda bir ağırlık taşımasından ziyade, ilginç konusu ve karakterlerin hayat hikayeleriyle beni kendine çekti. Kitap, aklımda iz bırakan kitaplar arasında yer almıyor ama bana yeni şeyler öğreten, benim mucize olarak yorumladığım bir şeyin başkasına nasıl bir işkence olabileceğinin farkına varmamı sağladı.
Yazar umut vaat eden bir yazar.Arka kapakta da dediği gibi Adam Fawer esintileri taşıyor.
Eserde amarant izleri çokça karşımıza çıkıyor. Kitabın başından beri NB’de etkilerini görebileceğimiz amarant, kitabın satırlarını da okuyucuyu da ister istemez etkisi altına alıyor.

Kitaptan satırlar;
*Noel kitapta sinestezisini “Ben hiçbir zaman hiçbir şeye ulaşamayacak bir insan grubuna dahilim. Bu kadar basit. Güzel şeyler üretmeye, güzel keşifler yapmaya çalışan, ama bir türlü beceremeyen bir insan grubuna. Yazdığım her satır başka satırları, başka yazarların benimkinden daha güzel satırlarını anımsatıyor. Yaptığım her resim ya da yazdığım her şarkı benden daha iyi ressamların benimkilerden daha iyi tabloların, benden daha iyi bestecilerin benimkilerden daha iyi şarkılarını çağrıştırıyor. Yaptığım her bilimsel keşif daha önce yapılmış oluyor. Asla giremeyeceğim kapıları çalıp durmaktan uzun zaman önce vazgeçtim ben.” diye anlatıyor.


*“Issız bir sokakta
Korku ve dehşetle yürüyen,
Sadece bir kez geri dönüp bakan,
Ve bir daha başını çevirmeyen biri gibi.
Çünkü biliyor ki,
Dehşetli bir iblis
Neredeyse ensesinde
Kendisini takip ediyor.
-Coledrige, İhtiyar Denizcinin Ezgisi

….

Bazen saklanacak bir kuytu, sessizce gözyaşı dökebileceğin bir yer arıyorsun. Bir filin ölme zamanı gelmişse ne yapar? Tek başına ormanın derinliklerine yürür. Bazen ben de öyle yaptığımı hissediyorum; ormanı her halükarda bulabileceğimi varsayıyorum.”


*“İçimdeki her şey öyle boş, öyle gri ve kuru ki. Beynim anıları ve umudu dışarıya sızdırıyor. Tamamen gri! Sanki suyun altındayım; karanlık ve bulanık suların.”
STELLA BURUN’UN GÜNLÜĞÜNDEN

BUSE KARAAYAK

21 Haziran 2013 Cuma

18 Haziran 2013 Salı

Varolduğun sürece varsın


...
Bazen keşke diyorum, alıp başımı uzaklara gidebilsem. Omuzlarım yalnız başımı taşısa, umursamazlıkla. İnsanlığın o ağır korkularını, suçluluklarını, günlük endişelerini atabilsem omuzlarımdan. Ezilmesem ön yargıların bencilliklerin altında...

Belki özgür olabilseydik biz insanlar, bu kırılması imkansız zincirlerin altında yaşamanın absürt olduğunun farkına varırdık. 
Bu doğuştan sahip olduğumuz boyunduruktan kurtulmaya çalışırdık. 
En azından çabalardık değil mi? Bunu kabullenmiş olmak, bu şekilde yaşamak, buna alışmak daha kötü değil mi?! 
Alışkanlıklarımızdan vazgeçemediğimiz için bu haldeyiz. 
Doğru veya yanlış olsa da alıştıklarımızdan vazgeçmiyoruz.  
Tembel, düşünmeye bile ihtiyaç duymadan yaşayanlar var aramızda.
Değil sorgulamak bir şeyleri, ne olduklarını anlamaya bile çalışmıyor insanlar. 
...
Dedikleri gibi insanoğlunun en büyük düşmanı kendisi gerçekten. 
“Diğerleri ne der, ne düşünür?” diye düşünmekten başka bir halt için kullanmadıkları beyinlerine acıyorum. 
Başkalarına göre yaşamaya çalışanları anlamıyorum gerçekten.
...
Sen, sen isen bundan kime ne?! 
Kendin olamadıktan sonra, insan olmuşsun ne yazar? 
...
Başkalarını taklit ederek yaşamak neye yarar? Ruhunu da taklit edebiliyor musun?
Kendinle baş başa kaldığında mutsuzluğunu görmezden gelebiliyor musun? 
Kendi kendini mutsuz ediyor olduğun, hem de bunu başkaları ne der diye yaptığın için, suçluluk duygusu çökmüyor mu üzerine?
...
Yollar var yollar, beynimizin kıvrımlarında. 
Gidebileceğin yollar, seçebileceğin olasılıklar var. 
Hapsetmenin ne anlamı var benliğini.
...

Yürü hadi, git gidebildiğin yere kadar.

Düşün hadi, düşün varolduğun ve varolabileceğin kadar.

Buse Karaayak

14 Haziran 2013 Cuma


KIRMIZI PAZARTESİ – GABRİEL GARCİA MARQUEZ

Bu incecik kitabın beni bu kadar derinden etkileyeceğini tahmin etmezdim. Bu tarz kitaplara hep bir ön yargıyla yaklaşırım aslında. Yani kitabın sonunun başından söylendiği kitaplara.Gerçekleşmesi kesin bir şeyi engelleyememek insanı sinir eder.Bu kitapta engellenemeyen bir ölümü konu ediniyor.
Dedim ya sonu başından belli diye bu durum kitaba duyduğum heyecanı azalttı ama kitabı biraz okuyunca kaptırıyor insan kendini Kırmızı Pazartesi’ye.
Kitabın rahatsız edici noktaları karakter fazlalığı ve isim problemi. İspanyolca isimlerin akılda kalıcılığının zayıflığı ve karakter sayısının “kim kimdi?” demek zorunda bırakan çokluğu.
Zayıf bulduğum yönlerine rağmen kitap mükemmel derecede güzel yazılmış bence. Yazarın kalemi kitaba dair önyargılarımı sildi attı.
Tabi yine de hakim olamadım kendime. Niye kimse engel olmuyor diye delirdim. 
Herkesin engellemek için bir şey yapabileceği ama kimsenin hiç bir şey yapmadığı bir durum var ortada. Ve bu insanı deli ediyor.
Kitap 1981 de yayımlanmış bir Gabriel Garcia Marquez kitabıdır. 
Konusunu basite indirgersek bir namus cinayeti diyebiliriz. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın ölümü, ölümüne kadar olan süreç ve kasaba halkının bu cinayetteki etkileri sayfaları dolduruyor.

“Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin portresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.”


Buse KARAAYAK

7 Haziran 2013 Cuma

DİREN!

Her ne kadar yandaş medyanın çizgi filmlerine maruz kalmış olsak da hepimiz er ya da geç duyduk onları. Hatta yaşadık bazılarımız.
Üç maymunu oynayanların elinde maymun olmamız bekleniyor. Aptal yerine konuyoruz yani. Ama değiliz. Değiller.

“Peki nedir bu direniş kardeşim?” diyenler var ki bu da bir kazanımdır. Ne olduğunu bilmediğin bir şey hakkında konuşamazsın. Konuşulmayan bir şey susturulmuş kafaların sonucudur ki bunu hiçbirimiz istemeyiz herhalde.

Neyin kavgası bu?
Üç beş ağacın kavgasıymış öyle diyor birileri. Bu başkaldırının altındaki nedeni göremeyen kör zihniyetliler diyor öyle. Terörist diyorlar onlara. Oh olsun diyorlar.
Kör zihniyet işte... Altın semeri de olsa eşek yine eşek...
Ama kimi kesimin kafası karıştı. Aslında hepimizin kafası allak bullak... Kimi her kafadan bir ses çıkmasından kimi biber gazından.








Fotoğraflar düştü internete... Önce kitap okuyan, polislere de okutan insanlar vardı o fotoğraflarda... 











Sonraları bir vahşet fotoğraflandı... İster arbede de... İster yapılan zulüm de... Şiddet yada... Orantısız güç belki de. Olan yine çapulculara oldu.





Ama iki ağaç nasılsa, yerine yüz tane dikerler nasıl olsa değil mi?!






Bütün bunların tek iyi yanı o gençlerin söktürtmedikleri ağaçların gölgesinde nefes almalarını hatta kendi çabalarıyla kütüphane bile yapmış olduklarını görmüş olmamızdır.





Bütün bunların arasında halkın bir bütün olması, dayanışmasıdır, gözlerimizi yaşartan, gaz bombası değil...


 Farklı kesimlerden, farklı inançlardan, farklı düşüncelerden insanların birbirine omuz verdiğini görmüş olmamız. Hatta bir Fenerbahçe taraftarının Galatasaray taraftarına limon vermiş olması bile bir umuttur.
Umudu olan bir insanı öldüremezsin.
Umut insanı hayatta tutandır.
Geleceğin umutları, şimdi o meydanda, Taksimde, Barış Meydanında, Gündoğdu’da.


Direniş her yerde. Her şehirde,her meydanda, her zihinde.
Diren çünkü direndiğin kadar kazanırsın.
Üç beş ağaç değil. Hayattır mücadele etmemizin sebebi. Hayır demek, karşı çıkmak, bir şeyler söyleyebilmektir. Bugüne kadar yapılanları dökmektir bir bir ortaya ki demokratik rejimlerde çoktan yapılmış olması gereken bir şeydir bu. Gerekliliklerini bile yerine getiremeyen, getirmeyen rejimlerin sonu genelde aynı olur. Halkına bu şekilde davranan padişah bozuntularının (ki padişah onuru,asaleti sizde ne arar!) sonu da.

Yalnız şunu da unutmamak lazım ki haklıyken haksız duruma düşme olayı da var bütün bunların dışında.
Yaptığımız bir yanlış hareket bütün haklı davaları düşürebilir.
O yüzden şunu unutmamalıyız meydanlarda demokrasi, adalet savaşı veriyoruz. Savaş çıkarmak, zarara ziyana neden olmak değil niyetimiz. Bu her iki taraf için geçerli, hatta bütün taraflar içinde.
Yaptıklarımız, yaptıklarınız, sizi toplumun bağrına da basar, toplumun sizi ötekileştirmesine de neden olur.

Burada maksat doğru olanı yapmak, doğruyu bilmeyene doğruyu öğretmektir. Yanlışı devam ettirmekte ısrar eden içinse yapılacak bir şey yoktur artık, o vaka kayıp vakadır.


Buse Karaayak